Hastanelerin kendine özgü bir sessizliği vardır. Gürültüsüz değildir aslında; cihaz sesleri, ayak sesleri, fısıldaşmalar… Ama yine de ağır bir sessizlik çöker insanın üzerine. Çünkü orada zaman farklı akar. Dakikalar uzar, umut incelir, insan kendi iç sesini herkesten daha çok duyar.
Bir hastane odasının kapısından içeri girdiğinizde, hayatın ne kadar kırılgan olduğunu anlarsınız. Dün koşan, gülen, planlar yapan birinin bugün bir yatağa bağlı kalması, insana hayatın sandığımız kadar sağlam olmadığını fısıldar. Biz dışarıda acele ederken, birileri içeride sadece “iyi olmayı” bekliyordur.
Garip olan şudur: İnsan en çok güçsüz kaldığında güçlenir. Saçları dökülürken sabretmeyi öğrenir. Adım atamazken hayal kurmayı bırakmaz. Aynaya baktığında gördüğü değişime üzülür belki, ama zamanla aynanın gösteremediği bir şeyi fark eder: İçinde büyüyen dayanma gücünü.
Hayat, çoğu zaman gürültünün içinde öğretemediğini sessizlikte öğretir.
Bizler dışarıda küçük şeylere üzülürüz. Trafiğe, geciken bir mesaja, planlarımızın bozulmasına… Oysa bir hastane odasında, insanın tek dileği vardır: Bir sabah daha uyanmak, bir adım daha atabilmek, bir nefesi daha rahat alabilmek.
Belki de hayatın en büyük yanılgısı, sağlığı ve zamanı sıradan sanmaktır.
O odalarda umut farklı bir biçimde yaşar. Büyük hayallerle değil, küçük cümlelerle:
“Bugün biraz daha iyiyim.”
“Bugün ağrım azaldı.”
“Bugün ayağa kalkabildim.”
Ve insan anlar… Yaşamak, büyük başarıların adı değildir. Yaşamak, vazgeçmemektir.
Sessizlikte büyüyen bir direniş vardır. Kimse alkışlamaz, kimse görmez. Ama o sessiz mücadele, hayatın en güçlü hikâyelerini yazar.
Belki de bu yüzden bazı insanlar konuşmaz. Çünkü acı, bazen kelimelerden daha ağırdır. Ama susmak, pes etmek değildir. Susmak, içerde bir yerlerde hâlâ savaşan bir kalbin varlığıdır.
Ve hayat, en çok da o kalpler sayesinde devam eder.













Yorumlar